Evin içindeki çocuğun istikbaline üflemesi hoş olmayacağından her akşam saat sekiz civarı pencereden kafasını çıkarıyor. Dışarı üflüyor dumanı. Onunki gibi çocuğunun sağlığını düşünen, pencerelerden sarkmış on binlerce baba kafası var ülkemizde. Hayatlarının küçük de olsa bir bölümünü kafaları soğuk, bedenleri sıcak yaşıyorlar. Özellikle kış aylarında çok zorlanıyorlar. Evin içindeki gürbüz çocuklar, babalarının pencerelerde soğuyan kafalarından haberdar değiller. Kafası dışarıda olan bu baba bir kız evlat sahibi. Kız, 5 yaşında ve şu anda önüne dizdiği bir takım piti burunlu oyuncaklarla bilgiç bilgiç konuşup onlara çay ve pasta ikram ediyor. Kafası iyice üşüyen bu zavallı baba, birazdan pencereyi kapatıp kızının yanına dönecek. Oyuncakları besleyen kızına yaklaşabilmek için sevgili eşinin uyarısıyla önce elini ağzını yıkayacak. Banyoda ellerini koklayarak kontrol ederken kokunun “taaa” salona kadar ulaştığıyla ilgili bir sitem işitecek. Her gece tekrarlanan bir ayin bu: Sigara isteği bastırınca kafayı pencereden çıkar / hızlı hızlı duman üfle / kokuyu sabunla / salona dön / çocuk kafası öp…
Salona döndüğünde kızının ikram ettiği hayali çayı teşekkür ederek alıyor. Bu evde gerçek ya da hayali her şey için teşekkür etmek gerekiyor. Dudaklarını yuvarlaya yuvarlaya “Dikkat et babacığım çok sıcak!” diyor kız. Dede, bu eksiksiz Türkçe karşısında gururlanarak torununun bir zekâ küpü olduğu bininci defa tasdikliyor. (“Eski spikerlerin Türkçe isyanı”na bayılan bir dede bu. Bazen iki üç eski spikerle birlikte yönetimi ele geçirecek kadar çok sinirleniyor dilimizi katledenlere.) 5 yaş, “Baba biliyor musun, anneannemin elleri sıcaktan hiç yanmıyor, hayret!” diyor. Yüzünde Japon çizgi filmi kalitesinde bir şaşkınlık ifadesi var. Kafası Üşüyen, “Yaşlı derisi kalın olur” cevabını atlayıp daha uygun bir cevap ararken, anneanne, “Bu çocuk bişi olucak ama du bakalım…” diyor. Kafası Üşüyen, hayali çaydan bir yudum alırken zekâsının yüksekliği yüzünden mesleği bile tahmin edilemeyen kızına bakıyor. Kız biraz kilolu, ama buna rağmen nezaketi ve zarafetiyle nam salmış bir prenses olarak tanınıyor. Geçenlerde annesi tarafından dansa çok büyük bir yeteneği olduğu iddiasıyla baleye yazdırıldı. Kafası Üşüyen, bu yeteneğin nasıl keşfedildiğini bir türlü anlayamadı, ama balenin çağdaş baskısı karşısında fikrini beyan etmekten de çekindi. Sonuçta kızlarının tülden bir etek giyip salonun ortasında parmak uçlarına kalkması bütün aileyi büyük bir neşeye sevk ediyor. Onu seyrederlerken gözleri anime Japonlar gibi kalp şekline dönüşüyor. 5 yaşındaki bu kızın aile içinde çok sayıda ismi var. Mesela gündelik hayatta prensesken, parmaklarının ucuna kalktığında kuğu, sabahları gözlerini açıp sevimli sevimli bakarken fındık, kucakta okşanırken kuzu ve yaşıtları karşısında haklarını ararken (oyuncak asılırken) ‘tam bir cadı’ oluyor. Kafası Üşüyen’in, kızının bir türlü normal olamamasına biraz canı sıkılıyor. İlk çay servisini tamamlayan Prenses, yeniden babasının önüne gelip gözlerini kırpıştırıyor: “Biraz daha çay?”
Çay
Kafası Üşüyen 5 Yaş’ı yatırdı. Ona, içinde prenses, bilge baykuş, ortalık karıştıran tilki, kelebeğe dönüşen tırtıl, tepeden insan dikizleyen güneş, pijama giyen ayı, mesaj için finali bekleyen dede gibi canlıların olmadığı nefis bir kitap okudu. Salona döndüğünde, anneanne, “Uyudu mu fındık?” diye sordu. Kafası Üşüyen’in, onca çabaya rağmen yine bir fındık uyutmuş olması canını sıktı. “Yok, burda,” diyerek ağzından dilinin üzerinde bir fındık çıkardığını hayal etti. “Evet, uyudu,” dedi. Anneanne, insanlık tarihinin bugüne kadar duyduğu en belirsiz kehaneti tekrar etti: “Bu çocuk bişi olucak ama du bakalım…” Ananenin aklına gelen meslekler, hayalindeki “bişi” tanımını bir türlü dolduramadığından 5 yaş şimdilik kuzu, kuğu, fındık olmakla idare ediyordu. Ama ilerleyen yıllarda bu zeki fındık “bişi” olacaktı, onu şimdilik kimse bilmiyordu. Kafası Üşüyen’in aklına en ulaşılmaz meslek olarak nedense astronotluk geldi. Kızının yerçekimsiz ortamda tül bir etekle döndüğünü hayal etti. “Astronot falan gibi bişi mi?” diye sordu anneanneye. “Yoook!” dedi anneanne, “Ben kuzumu öyle uzaylara falan göndermem.” Kafası Üşüyen, ılımaya başlayan kafasını pencereden çıkarmak üzere mutfağa geri döndü.
Salondan, “taaa”, “çocuğun odası” gibi anneanne sesleri, “defalarca söyledim”, “kendi bilir” gibi eş sesleri ve “dumansız hava sahası”, her yıl milyonlarca…” gibi dede sesleri geliyor. Bunların tümüne ‘evlilik sesleri’ adını vermek mümkün. Daha önce hiç tanımadığı bu insanların 2-3 yıl içinde aynı evin içinde kendisi hakkında konuşmaları, bir an yaşadığı hayata yabancılaştırıyor Kafası Üşüyen’i. Salona döndüğünde kısa bir sessizlik oluyor. Sessizliği sevgili eşi bozuyor: “Baba bir çay daha içer misin?” Dede, bu soru karşısında gözlerini kısıp biraz düşünüyor. Sonra sanki cevabı hesaplayarak bulmuş gibi, “Haydi içeyim!” deyip ‘battı balık yan gider’ anlamında eliyle havayı tokatlıyor. Kafası Üşüyen, bu cesaret gerektiren karar için dedeyi içinden tebrik ediyor. Önemli bir an bu. Dedenin hayatında bir balık daha battı. Çünkü ikinci bardak çay, dedenin şu hayattaki en büyük çılgınlıklarından biri. Bir diğer çılgınlığı da “gece tam 1’e kadar” (1, derken gözlerini iyice açıyor) tartışma programı seyretmek. Böyle zamanlarda canı çok bira içmek istiyor Kafası Üşüyen’in. Pencerenin önünde 4-5 bira içtikten sonra, salonun kapısında elinde açılmamış bir şişe birayla belirip, “Bir bira daha içiyim mi içmiyim mi?” diye bağırırken hayal ediyor kendini. Sonra kayınpederinin şaşkın bakışları arasında, “Haydi içiyim!” deyip açıyor kapağı. Kuğuların döndüğü, fındıkların uyuduğu, balıkların yan gittiği bu evde Kafası Üşüyen’in canı bazen çok sıkılıyor.
Herkes yattığında tekrar pencereden kafasını uzatıyor. Hava iyice soğumuş. Buz gibi oluyor kafası. Karşı apartmanda kendi kafasıyla aynı soğuk kaderi paylaşan bir adam daha görüyor. O an, daha önce hiç düşünmediği bir soru düşüyor aklına. Sadece kendisi için değil, karşı apartmandaki kafayı, hatta ülke genelinde pencerelerden sarkan on binlerce kafayı bile içine alan bir soru bu: “Ulan evlenmese miydik acaba?”
Bira
Bugün, dede ve anneannenin misafirliklerinin ikinci haftası. Kafası Üşüyen, akşam arkadaşlarıyla dışarı çıkıyor. Soğuk havaya rağmen dış mekânı tercih ediyorlar. Vücudunun bütünüyle aynı mekanda duman üfleyebilmek çok keyiflendiriyor Kafası Üşüyen’i. Saat 11 civarı telefonu çalıyor. “Ada’nın ateşi çıktı!” diyor eşi, sesinde ‘nerdesin sen?’ diyen bir sitem tonu var. (Ada: Beklentinin yüksek olduğu çocuklara verilen bir kız ismi. Kaynak: Bir İstanbul Masalı-2003.) Ada’nın ateşinin çıkmasıyla, babanın dışarı çıkması, hayatın büyük bir tesadüfü olarak genelde aynı günlere denk geliyor. Telefonda yaşanan kısa süreli boşluğun ardından “Geliyim mi?” demeyi başarıyor. “Sen bilirsin!” deyip telefonu kapatıyor eşi. Bu, “Ben bilirim” anlamında bir “Sen bilirsin”. Kafası Üşüyen, kimin bildiğini bir bira süresi daha erteliyor. Takside büyük bir sıkıntı kaplıyor içini. Çünkü bu tip durumlarda her zaman yaptığı gibi, önündeki tek bir olayı hayatının genel mutsuzluğuna yaymayı başardı. Kızı bale yapsın istemiyordu. Ağzını yuvarlatarak reklam çocuğu gibi konuşsun istemiyordu. Kızının fındık falan olmasını da istemiyordu. Yıllar önce adının Ada olmasını da istememişti. Belki adı Ada olmasa, şimdi ateşi de çıkmayacaktı. Buna yürekten inanıyordu. Eve girer girmez, dede, takım pijamasıyla koridorda belirip kısa bir an onu süzdükten sonra tuvalete giriyor. Saat “tam 1” olduğuna göre hala uyumamış olması büyük bir çılgınlık. Eşi ortalıkta gözükmüyor. Ada’nın odasına giriyor. Eliyle yaptığı kontrol ateş belirtisi vermeyince, ateş ölçeri kullanıyor. Sonuç: 37 derece. Prenses, normal bir insana göre yarım derece daha sıcak (kraliyet farkı). Kızını öpüp mutfağa gidiyor. Kafasını dışarı çıkarıyor.
Sigara
Dev Ada, “Baba bi sen kaldın yani sigara içen,” diyor. Kafası dışarıda olan adam cevap vermiyor. “Hiç, kime diyorum ben,” diyor Dev Ada. Dev Mert (Dev Ada’nın kocası) dev sesiyle, “Baba istersen profesyonel bir yardım da alabiliriz,” diyor. Baba dönüp dev damadına bakarken dumanın bir kısmını yanlışlıkla içeri veriyor. Dev Ada, “Öff dışarı üfle bari şunu,” diyor. Baba, “Pardon fındığım” diyerek kafasını tekrar dışarı çıkarıyor. Devler mutfaktan çıkıyor. Kısa bir süre sonra salondan bazı sesler gelmeye başlıyor. Uzun yıllardır değişmeyen sesler.
Fırat Budacı
24 Ekim 2011 Pazartesi
makarna...
'akşam makarna yaparız' dedi. 'tamam' dedim. 'o sostan da yapar mısın?' dedi. 'yaparım' dedim. yanağımdan öptü. sevgililiğimiz, makarna yapmanın bile ayinsel bir neşeye dönüştüğü evredeydi. çok iyi sos yapan modern bir erkek olarak elimi omzuna attım. telefonum çaldı. arayan bir arkadaşımdı. 'akşam çıkıyoruz' diyerek, normalde derhal koşarak yanlarına varacağım kadroyu saydı. kolumun altında makarna yemek için sabırsızlanan bir kadın olduğu için bir an duraksadım. 'duruma bir bakayım da, ben seni ararım' deyip telefonu kapattım. arkadaşıma "durum" demiştim ve şimdi ona bakacaktım. baktım. durum da benim yüzüme baktı ve 'kim o?' diye sordu. 'arkadaşlar toplanıyormuş da...' dedim. sesimde 'amaan bana ne' diyen bir hava vardı. oysa içimde eski dostların vaat ettiği, kahkalarla çınlayan, alkolle sulanmış topraklara koşma isteği devasa boyutlardaydı. makarnaysa bir anda ima ettiği aşkın çok uzağında basit bir hamur işine dönüşmüştü. durum, o an için dünyanın en zor sorularından birini sordu: 'gidecek misin?' bunun gerçek bir soru olmadığını biliyordum. cevabın 'yok canım, ne işim var' tonunda ve makarna ayinini zirvedeki yerine iade eden kalitede olması gerekiyordu. yapamadım. o an aşkı beceremedim ve 'aslında çok oldu çocuklarla buluşmayalı...' dedim. (arkadaşlarıma çocuklar diyerek hala buluşmayı küçümsemek için debeleniyordum.) bir suskunluk oldu. sonra durum, 'gidecek misin?' derken takındığı sevimli yüz ifadesini, hafif kızgın bir mimikle değiştirerek 'sen bilirsin, istiyorsan git' dedi. bu cümledeki kelimelerin direkt anlamına kapılıp arkadaşlarına koşan bir saf olmayı çok isterdim. ama durum öyle değildi. sevgilim seçenek verirmiş gibi yapıp aslında hiçbir seçenek bırakmıyordu. ağzıyla 'sen bilirsin, istiyorsan git' derken, tonlama ve mimikleriyle 'ben bilirim, burada kalacaksın' diyordu. 'istiyorsan' kelimesindeki 'tehdit', hemen arkasından gelen 'git' kelimesini defalarca bıçaklıyordu. belki şimdi olsa yapamam, ama o gün bir iki defa 'gitmesem de olur' rolu kestikten sonra kanlar içindeki 'git' kelimesini yanıma alarak gittim. makarnayı ve sosu gerçekleşmeyen bir ilişki projesi olarak arkamda bırakıyordum...
Fırat Budacı..
28 Temmuz 2011 Perşembe
bu arabalar nereye gidiyor ?
geçen gün elma suyu içiyoruz bi kaç arkadaş sağlığımıza iyi gelir düşüncesiyle.karşımızda bir yol.arabaların sürekli geçtiği bir yol.hiç bir saniye bile durmadan geçtiği bir yol.muhabbetin daldan dala atladığı anlarda, bana atlayan bir şeylerin olduğu, derinden ruhumu rahatsız ettiği saniyeler.gitmenin kalmakdan çok daha iyi olduğu günümüz dünyasında karşımda bir yol ve sürekli gidenler.biz hala burdayız.hep olduğumuz bu lanet yerde.hep arkadan bakan konumunda.bir çok şeyi öğrendik bu hayatta ama hep bi yer eksik kaldı.gitmeyi bir türlü öğrenemedik.olduğumuz yeri anlamsız bir şekilde hep çok sevdik.niye sevdiğimizi bilmiyorum ve buna isyan ediyorum ama bizi buralarda tutan bir şeyler vardı.sımsıkı bağlayan bir şey.bu çok uzun bir zaman beynimin bütün hücrelerini sikti.anlam veremediğim bu şey aslında özümüzdü.bizi biz yapan şeydi.hep kaybetmiştik belki ama sadece ve sadece kendimize göre aslında en büyük kazanandık.arabalar hep gitmeye devam edecek bir şekilde ve ben eminim ki 23 değil 83 yaşıma da gelsem burda olacağım.yanımda bir kaç dostumla elma suyu içmeye devam edeceğim.dünyanın haline ve en çok isyan ettiğimiz nokta olan günümüz insanına inat.belki de bi hırsdı bu.ama iyi bir şeydi bundan emindik.' nereye ve kime gittikleri çok da sikimizde değil ' diye bitirirdik hep.bu da öyle olsun...
göt meselesi
vücut organlarından beyin bir gün, havalı bir ifade ile :
ulan ben olmasam haliniz harap.alayınızı ben komuta ediyorum.müdürünüzüm ben sizin demiş diğer organlara hitaben.hepsi şaşırmış ve kızmışlar tabi.kalp atlamış ilk olarak.ne diyosun sen yaa demiş.ben iki dakika dursam, bok verirsin ona buna emri demiş.hemen ardından akciğer tartışmaya katılmış.ulan ben olmasam ne bok yiceksiniz demiş ve tabi meziyetlerini anlatmış.o demiş bu demiş derken vücutta bir gerginlik, bir tartışma, bir gerilme...seslerin en yükseğe çıktığı anda göt alttan seslenmiş:
müdür benim !
çok kısa büyük bir sessizliğin ardından kahkahalar başlamış.bütün organlar göt le dalga geçmişler.göt çok içerlemiş buna tabi.ulan siz görürsünüz demiş.bütün gümrük kapılarını kapatmış.2 gün sonra bütün organlar isyanlarda tabi.içeriyi bok götürüyor malüm.hepsi aynı dilden konuşmaya başlamış.ya göt, etme yapma mahvolduk.kurtar bizi bu durumdan demişler.göt çok içerlemiş ya hani, aldırmak aldırmıyormuş bile.organlar birleşmişler ve bi karar almışlar.bundan sonra müdür göttür, ne derse doğrudur.yanlışsa bile doğrudur.
işte o yüzdendir ki bütün götler müdür, MÜDÜRLER GÖT olur bunu okuyan sevgili arkadaşlarım...
tarihin belirsiz, muhabbetin kafalardan güzel, bardakların ise halen dolu olduğu bir geceden alıntıdır.
ulan ben olmasam haliniz harap.alayınızı ben komuta ediyorum.müdürünüzüm ben sizin demiş diğer organlara hitaben.hepsi şaşırmış ve kızmışlar tabi.kalp atlamış ilk olarak.ne diyosun sen yaa demiş.ben iki dakika dursam, bok verirsin ona buna emri demiş.hemen ardından akciğer tartışmaya katılmış.ulan ben olmasam ne bok yiceksiniz demiş ve tabi meziyetlerini anlatmış.o demiş bu demiş derken vücutta bir gerginlik, bir tartışma, bir gerilme...seslerin en yükseğe çıktığı anda göt alttan seslenmiş:
müdür benim !
çok kısa büyük bir sessizliğin ardından kahkahalar başlamış.bütün organlar göt le dalga geçmişler.göt çok içerlemiş buna tabi.ulan siz görürsünüz demiş.bütün gümrük kapılarını kapatmış.2 gün sonra bütün organlar isyanlarda tabi.içeriyi bok götürüyor malüm.hepsi aynı dilden konuşmaya başlamış.ya göt, etme yapma mahvolduk.kurtar bizi bu durumdan demişler.göt çok içerlemiş ya hani, aldırmak aldırmıyormuş bile.organlar birleşmişler ve bi karar almışlar.bundan sonra müdür göttür, ne derse doğrudur.yanlışsa bile doğrudur.
işte o yüzdendir ki bütün götler müdür, MÜDÜRLER GÖT olur bunu okuyan sevgili arkadaşlarım...
tarihin belirsiz, muhabbetin kafalardan güzel, bardakların ise halen dolu olduğu bir geceden alıntıdır.
zeytinyağlı sarma
geçen gün istemeden, tamamen formaliteden gittiğim bi ziyaret esnasında önüme geldi tabağın köşesinde bikaç adet olarak.görünüş itibariyle çok iyiydi.serçe parmağı kalınlığında sarılmış ve gayet sert görünüyordu.tereddütle elimi uzattım ve bitane aldım.her gelen-gidene veriliyo sonuçda çok da iyi birşey değildir dedim hani. yüksek ihtimal ya tuzu fazladır, ya içindeki prinç kıvamında değildir ya da yaprağı taze değildir filan dedim.bi kusuru olması lazım dedim.limon sıkıldığında güzelleşen nadir şeylerden biridir benim için bu.sıkmakda demiyim de üstünde çok hafif gezdirdim limonu.ağzıma attım ve o an hayatımın çok farklı bi boyuta geçtiğini farkettim.herşey çok mükemmeldi.yanıldım ve bu çok nadir birşey.bundan daha iyisi olamazdı.istem dışı olarak gözlerimi kapattım ve o eşi benzeri zor bulunur tadın ağzımda biraz daha durmasını istedim.biraz sefa yaşıyım dedim ya.mideme göndererek onunla vedalaşmak istemedim.bu harika yapıtın, dilime değdiği ilk andan itibaren bana verdiği mutluluk çok ama çok farklı birşeydi.bu ne bulut üstünde yürümeye, ne sevgiliyle sahilde koşmaya ne de iki şişe viski ile eşdeğerdi.bi an gözlerimi açtığımda tabağımda birkaç tane daha olduğunu farkettim.bu hem çok güzel hemde çok lanet birşeydi o an için.biri önümden alır,çoçuğun biri gelir çarpar yere düşürür, deprem olur, yangın çıkar vs..gibi herhangi bir şeyin onu yememe engel olmasından doğan korkuyla diğerine geçmeyi istedim bian önce.diğeri, diğeri, derken; zeytinyağının dudaklarımın çevresine yayıldığı, birkaç prinç tanesinin hala daha ağzımda gezindiği, tadının ve kokusunun beni tamamen ele geçirdiği saniyelerdeyim daha.buna vedalaşmaya hiç hazır değilim.neden her mükemmel şey bu kadar erken biter ya.neden ya.kim yaptı lan bu mükemmel zeytinyağlı sarmayı.bana onu getirin.çok mu şey istiyorum ya.iyi bir zeytinyağlı sarma yani.bu kadar basit.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)